Otağ-ı Hümayun

Otağ-ı Hümayun – Padişah Çadırı – Hünkar Çadırı

CategoriesOtağ ÇadırYorum yok Otağ-ı Hümayun – Padişah Çadırı – Hünkar Çadırı1.513 views

Türk çadırları sınıfına dahil olan en gelişmiş çadır türü. Otağ-ı Hümayun adı verilen sultan çadırlarıdır.88 Padişahın sefer sırasında yatıp kalktığı başkumandanlık karargahı olarak kullandığı savaş divanının toplandığı gezici saray büyüklüğünde, pek çok daireden oluşan çok direkli kırmızı çadırdır.

Sultan dışında yalnızca en büyük dini yetkili “Şeyhü’l-İslam” vezirler ve büyük eyaletlerin yöneticileri olan “Beylerbeyi” kırmızı kumaştan yapılan bu çadırda oturma hakkına sahiptirler.

Barış zamanında, padişahın yazlığa veya uzak bir yere gidişinde kullanılırdı. Sultan çadırları daima çevreyi en iyi şekilde gören küçük bir tepenin üzerine kurulurdu. Çadırın kurulduğu yer aynı zamanda Sultanın en üst rütbede bulunduğunu vurgulamaktadır. Doğal olarak sultan çadırı, boyutları ve dış süslemeleri ile diğer çadırlardan üstün olduğunu göstermek zorundadır.

Sefer çadırları çift olup, biri kullanılırken diğeri bir sonraki menzilde kurularak padişaha hazır bekletilirdi. Padişah çadırın kurulup toplanması ile görevli olanlara saray teşkilatında “ÇADIR MEHTERLERİ” veya “HAYME MEHTERLERİ” denirdi.

İçi bölmelerle ayrılmış içice iki çadır şeklinde olan Sultan çadırlarında, padişahın oturduğu, kısmın etrafında yine perdeler ile ayrılmış bir gezinti yeri bulunurdu. Burada nöbetçiler ve savaşçılar beklerdi. Padişah çadırının duvar ve tavanları iki kat kumaştan olup, pencereleri bulunurdu. İçi, toprak zemin üzerine hasır ve keçeler ile kaplanır, bunların üzerine kürk halı serilirdi. Kenarlara, kolay kurulup sökülebilen oymalı, süslü ağaçtan yapılmış sedir ve divanlar yerleştirilirdi. Üzerlerine şilteler, yataklar serilir, nadide nakışlı kumaşlar örtülürdü. Kışın çadırın içi, süslü mangallarla ısıtılırdı. Duvarlara işlemeli kumaşlar ve ince halılar, geceleri ışık vermesi için de altın ve gümüş şamdanlar asılırdı.

Bu çadırlar önceleri, ‘YURT”, “TOPAK EV” veya “KUBBE ÇADIR” denilen, etraf duvarları kafes şeklinde yapılmış panolardan oluşmakta iken, dokumacılığın ilerlemesi ile özellikle XVII. yüzyıldan itibaren karacadır biçiminde, iki veya üç direkli büyük ve geniş çadırlar şeklinde yapılmaya başlanmıştır.

Otağ, Türk kültüründe önemli yer tutan büyük ve süslü çadırdır. Genellikle sefere çıkan kağanların konaklamak için ovaya kurdurduğu çadırların bütününe otağ denir.

Otağ, Orta Asya Türk devletlerinde bir azâmet, Müslüman-Türk devletlerinde ise bayrak ve tuğ ile berâber hâkimiyet alâmeti olarak telakkî edilmiştir. Çin kaynaklarına göre eski Türklerde bayraksız otağ, otağsız bayrak olmazdı. Uygurlarda, hâkan çadırlarına “bayraklı otağ” denilirdi. Bundan, hâkânın çadırının aynı zamanda savaş karargâhı olduğu düşünülebilir.

Otağ-ı Hümayun
Otağ-ı Hümayun

Otağlar renkleriyle de sâhibinin devlet içindeki mertebesini belirtirdi. Göktürk ve Uygur hâkanlarının çadırları, “altın otağ” olarak adlandırılırdı. Otağlar ayrıca üzerlerini örten keçenin rengine göre ak, boz, kızıl, kara gibi isimler de alırlardı. Hâkânın hareminin bulunduğu çadır, dâimâ beyaz renkli olurdu. Oğuz Hân’ın çadırı, kaynaklara göre, her direği altın varakla kaplı ve üzeri yâkut, safir, zümrüt ve firuze ile süslenmiştir. Otağlar, bir ev büyüklüğünde olup, içerisi perdelerle odalara ayrılmıştı ve bir evde bulunması gereken bölümler mevcuttu. Altınordu Devleti’nde hâkâna âit çadır, beyaz renkte ve uzaktan bir tepeyi andırırdı. Dîvanhânesinin zemini, ipek halı döşeli ve ortada hâkânın oturacağı kıymetli taşlarla süslü taht bulunurdu.

Türk hâkanlarının çadırları, kubbeli olur ve gök kubbenin yeryüzündeki bir modeli olarak telakkî edilirdi. Eski Türk devlet teşkîlâtına göre, gök kubbe altında devlet, çadır kubbesi altında ise âilenin mahremiyeti bulunurdu. Eskilerden beri halk arasında kullanılan “çadırını başına yıkmak”deyimiyle, devletin veya âilenin yıkılmasının kastedilmesi, çadırın Türk kültüründeki mânâsını açıklamaktadır.

Hâkan otağı, maiyyet otağları ve diğer kişilerin çadırlarının, savaş ve sulh zamânında, belirli bir kurulma düzeni vardı. Bu düzen, asırlarca bozulmadan devam etti. Kırgızlarda, ortaya hâkan çadırı kurulur, etrâfı çitle çevrilir ve diğer çadırlar, bu çitin dışına kurulurdu. Göktürk ve Uygurlarda ise ortada hâkan çadırı bulunur, diğer çadırlar rütbeye göre çadırın etrâfında halka şeklinde dizilirdi.

Otağ-ı hümâyun, Osmanlı Devleti’nde pâdişâha mahsus çadırlardır. “Çetr-i hümâyun” veya renginden dolayı “kızıl çadır” olarak da kaynaklarda geçmektedir. Türk sanatının en parlak numûnelerinden olan otağ-ı hümâyunlar, Orta Asya’dan beri gelen çadır ananesinin en mükemmel hâlini almış şekilleridir.

Otağ-ı hümâyun, birbirine geçilebilen birkaç çadırdan meydana gelirdi. Asıl otağ-ı hümâyun yedi direkli olup, birbirleriyle bağlantılı bu çadırlar grubunun, cepheden üç kubbeli bir görünüşü vardı. Bu üç kubbenin biri pâdişâhın dinlenme ve arz odası olan dîvanhâne, diğeri hamam odası, üçüncü kubbenin altı ise hazîne-i hümâyunun muhâfaza edildiği kısımdı. Otağ-ı hümâyun, savaş meydanında veya konak yerindeki yerleşmede merkez noktasını teşkil ederdi. Sefer süresinde otağın muhâfazası, sipâhî ve silahdar bölüklerinin vazîfesiydi. Otağ-ı hümâyunun çevresindeki birinci sırada altı bölük askerlerinin çadırları, ikinci sırada yeniçerilerin çadırları bulunurdu.

Seferde veya pâdişah başka bir yere gideceği zaman otağ-ı hümâyun iki takım olarak tertip edilirdi. Pâdişah, bir konak yerindeyken ikinci otağ, bir sonraki konakta hazır edilirdi. Bir sonraki konak yerine hareket eden otağ-ı hümâyunun bakımı ve muhâfazası, sipâhî bölüklerinden bir subayın emri altında yapılırdı.

Otağın, konak mahallinin en güzel manzaralı yerine kurulmasına îtinâ edilirdi. Yerin seçilmesi, “konakçıbaşı”nın vazîfesiydi. Konakçıbaşının rütbesi, beylerbeyi, sancakbeyi veya kapıcıbaşı pâyesinde idi. Muhârebe meydanına gelindiğinde, otağ-ı hümâyunun kurulması esnâsında, orduda bulunan toplar ve yeniçerilerin tüfekleriyle üç defâ ateş ederek selamlamaları âdetti. Sefer müddetince, mehterhâne tarafından ikindi nevbeti vurulurken, otağın giriş kapısının perdesi açık tutulur. Burada konakçı ve otakçı nöbet tutarlardı ve nevbet vurulması bittikten sonra mehterhânenin yaptığı duâya katılırlardı.

Pâdişah otağları pamuk ipliğinden dokunmuş kumaşlarla yapılır ve kırmızı renkte olurdu. Şehzâde, vezir ve beylerbeyleri de kırmızı çadır kurabilirlerdi. Ancak, esas kırmızı çadır pâdişahlara mahsustu.

Otağ önündeki sultâna hediye verilmesini tasvir eden bir minyatür
Otağ önündeki sultâna hediye verilmesini tasvir eden bir minyatür

Nemçe (Avusturya) Seferi esnâsında Kânûnî Sultan Süleyman’ın çadırı kaynaklarda şöyle tasvir edilir:

“Çeşit çeşit boyalarla sanatkârâne bir tarzda nakışlarla süslenmiş, yüksek dîvanhâneli çadırlardan meydana gelmiş otağın zemini, o zamâna kadar görülmemiş tarzda dokunmuş ipek halılar ve kilimlerle döşenmişti.”

Pâdişahlar sefere bizzat gitmezlerse otağlarını, sefere mêmur olan serdâr-ı ekreme verirlerdi. Zigetvar Seferi esnâsında Kânûnî Sultan Süleyman’ın otağı olan çadır, Sultan III. Murat tarafından sefere giden Sadrâzam ve Serdâr-ı Ekrem Sinan Paşa’ya verilmiş, daha sonra da aynı otağ Satırcı Mehmed Paşa tarafından Macaristan Seferi esnâsında kullanılmıştı.

Otağ-ı hümâyunun sefere hazırlanması, yeniçeri ağasının kontrolünde, “otakçıbaşı” tarafından yapılırdı.

Sefer tuğlarının dikilmesinden sonra rikab ağaları, İstanbul’da bulunan dergâhların şeyhleriyle birlikte Sultanahmet Meydanı’ndaki çadır mehterleri ocağında bulunan otağ-ı hümâyunu, duâ ve ilâhîlerle kaldırıp, Bâbüssaâde önüne getirirler, burada önceden dikilmiş tuğlarla birlikte yine duâ ve tekbirlerle alıp, sayıları 400-700 arasındaki çadır mehterleri alayıyla, sefer Anadolu yönünde ise Üsküdar, Doğancılar Meydanı’na; Avrupa yönünde ise Davutpaşa Sahrası’na kurarlardı. Böylelikle bütün İstanbul halkı seferin nereye olduğunu anlardı.

Bu tip padişah çadırları alt kısmı pamuk veya kendir ipliğinden su geçilmeyecek şekilde dokunmuştur. Bunun üzerine de ikinci kat olarak kırmızı ipekten ve haricen rankli şerit ve sırma ile işlenmiş motif ve saçaklar ile süslenmiş ipek kumaşlar örtülerek yapılırdı.

En yüksek dinî yetkili olan Şeyhü’l-İslam, vezirler, Beylerbeyi ve şehzade çadırları da kırmızı kumaştan olurdu.

Avrupalıların hayret ve hayranlıkla izledikleri bu saray büyüklüğündeki otağlar, İslam öncesi Türk hakanlarından devam ettirilen bir geleneğe dayanıyordu.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde görkemli otağlardan bir örnek, şöyle anlatılmaktadır.

Avusturya-Almanya İmparatoru, sarı üstüne, sarı yaldızlı nakışlı otağ’ı görünce hayran kalmış, konuklarına bu otağda ziyafet vermek istediğini belirterek, otağ’ın derhal bahçesine kurulmasını emretmişti. Ancak Otağın 564.52 kg. ağırlıktaki direkleri ve 282 kg. ağırlıktaki orta direği rüzgardan uçarak, otağ kurmasını bilmeyen kralın yedi adamının ölümüne ve pek çok adamın yaralanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine paşanın, çadır mehterbaşısını gönderip, çok kısa zamanda otağı kurdurduğu görülmektedir.

Böylece, otağ’ın büyüklüğü ile birlikte, çadır kurucularının bu konudaki ustalıkları da anlaşılmaktadır.

Seferde padişah otağı ve hemen ona bitişik olarak kurulan Divan çadırı arasında bir geçit (galeri) mahiyetinde bir çadır daha olurdu ki padişah buradan divan toplantılarını dinlerdi. Bu ek çadırın karşısında yine bir geçit ile Otağı Hümayuna bitişik başka çadırda Hazine-i Hümayun bulunurdu.

Bir Cevap Yazın